ABD’nin Dev Şirketleri: Finpolities

Finpolities ve Finpols

Günümüzde ticaretin özelliklerini incelerken gözlere çarpacak olan ilk olasılık iflastır. Kısa devreli ticari kuruluşlar için iflas kaçınılmaz sondur. Oysa dev şirketler için bu durum neredeyse imkansızdır. Bunların batması hazinenin batması demektir ki bu durumu düşünmek bile aklı yormak olur. Dev şirketlerin içinde bulundukları düzende batış-şansları yok denecek kadar azdır. Çünkü bunların ellerinde bulunan müthiş reserve’ler (kaynaklar) ve mal-değerler batışa karşı hazırlanmış sağlam kalelerdir. Bu durumun en güzel örneğini demiryolucular vermişlerdir. Bir ara son derece ciddi mali bunalımlara sürüklenen demiryolu şirketleri federal mahkemeler aracılığıyla ayakta tutulmuşlar ve yeni organizasyonlar kurularak eski sahiplerinin denetmleri altında yeniden sermaye piyasasına dönmüşlerdir.

Dev sanayi kuruluşları, tekelci ve yarı-tekelci temeller üzerine oturdukları için kolay kolay batmayacaklardır. Öncelikle şunu belirtelim ki, dev şirketler ticari kuruluşlar değillerdir. Yani, halkın anladığı dil’de kullandığı biçimde ticari kuruluşlar değillerdir. Dev şirketlerin ticaret yaptıkları gerçektir. Bunlar ticaretin içinde değil hatta göbeğindedirler. Örneğin, AT&T’nin (Şirket) günümüzdeki durumunu inceleyen bir ekonomiste göre bu dev şirket yaptığı ticaret bakımından, bir ticari kuruluştan çok yarı-politik devlet (quasi-political state) yapısı görünümündedir.

Amerika’daki dev şirketlerden salt AT&T yarı-politik devlet yapısı görünümünde olan tek şirket değildir. Aynı sınıflandırma içinde yer alabilecek daha nice şirket vardır. Bunların hissedarları arasında yabancı devlet sermayeleri de bulunmakta ve bunların ellerinde bulunan tapulu mal-değerleri hazinenin kesin inancası (garantisi) altındadır. Fakat bu şirketleri yarı-politik kılan etken yabancı hükümet sermayelerine yataklık etmeleri değildir. Bu tür dev şirketleri yarı-politik kılan etken bu şirketlerin kendi içlerinden gelmektedir. Yani bu şirketler yarı-politik yapıya kendi içlerinden geçmişlerdir. Çünkü ülkenin sosto-ekonomik-politik yapısı bu şirketler tarafından oluşturulmakta ve denetimlenmektedir. Bu şirketlerin ellerinde bulunan yatırım-servetleri, bir yerde devletin yatırımı görünümünü almakta ve ortak çalışmlaraı gerekli kılmaktadır.

Yarı-politik devlet yapısındaki kuruluşların başlarında bulunanlar ve büyük hisse sahipleri de, halkın sandığı türden yönetici veya hissedarlar değildirler. Bu insanlar öteki küçük hisse sahiplerinden ve sıradan insanlardan sadece ellerinde bulunan güçleri bakımından değil kafalarındaki düşünceleri bakımındanda ayrıdırlar. Yurttaşları en çok ilgilendiren hayati konularda kararlara varmak bu insanların işdir. Devlet Reisi ne düşünüyorsa, yaklaşık olarak, bu adamlar da yanı şeyi düşünüyorlardır. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’nın aklından geçen; savaş mı barış mı, milletler arası ödeme mi yoksa denge sistemi mi, anlaşmalar, işsizlik sorunu ve ücret ayarlamaları, gayrı safi milli hasıla, yatırım hadleri, tüketici finans, milli borç, vergiler vs. gibi düşünceler bu insanların da akıllarından geçmektedir ve bu insanlar kendilerine göre birtakım önerilerde de bulunmaktadırlar.

Bu nedenle dev şirketlerin (yani Finpolities’lerin) başlarında bulunan bireyleri sadece ticaret adamı olarak görmek, bu insanları iyice tanıyabilmekte bizleri yanılgıya sürükler. Hem, elinde beheri 1 dolar olan 1.000.000 hisse seneti bulunan da ticaret adamıdır, beheri 500 dolar eden 1 milyon hisse seneti bulunduran da ticaret adamıdır. Oysa bu iki ticaret adamının arasında kullanabilecekleri güçler bakımından ayrıcalık vardır. Ben bu ayrıcalığı belirtmek için en-büyük iş adamlarına bir yakıştırma yaptım. Buna göre bu adamlar finpols (Financial Politicians / Mali Poltikacılar) dırlar. Bu insanların kafa yapıları ve davranışları ellerinde bulundurdukları servetlerin durumlarıyla biçimlendirilmiştir.

Gerçi bu insanlar halk tarafında politikacılar kadar tanınmamaktadır. Bu insanlar bazı karikatürüstler tarafından çizildikleri gibi kocaman siyah gözlüklü, ağzı purolu, kürk paltolu, semiz yapılı insanlar değildirler, görünüşleri tam anlamıyla devlet adamlarını andırmaktadır. Bunların birçoğu Devlet’in resmi diplomatik görevlerini yüklenmiş durumdadır. Halkın içini bayıltmanın yollarını bunlar da en az politikacılar kadar bilmektedirler. Ellerinde bulunan yayın dünyası aracılığıyla kendilerini halkın gözünde yükseltmenin, hatta bazı bazı kendilerini halka acındırmanın tüm numaralarını büyüklüklerine yakışır bir ustalıkla becermektedirler. Örenğin çözüm bekleyen kamu sorunları üzerine bu adamların yüksek fikirlerine başvurulur ya da daha açık söyleyeyim, kendilerine başvurulması hazırlanır. Bu insanlar tıpkı en yüksek mevkideki hükümet mensupları gibi imza yetkisine sahiptirler. Bu adamların birde seçme üstünlükleri vardır. Hükümet’e kafa tutacak veya Hükümet’i savunacak adamları, yüksek kademedeki personel değişikliklerini, politikacıları seçmek ya da seçmemek gibi seçimleri de hep bu adamlar ayarlamaktadırlar. Dahası da var, bu insanlar tıpkı bir bakan gibi en yüksek tutarlı çekleri imzalamaktadırlar. Ülkenin maliyesini bir hayli sarsabilecek çaptaki paraları diledikleri gibi kullanabilmek bu insanların elindedir.

Zenginliğin en üst katında oturanların zaman zaman aktif politikaya katıldıkları da olmaktadır. Ünlü Robert McNamara, Ford Motor Company’nin başkanlığından ABD Savunma Bakanlığına geçmiştir. Geçmiştir diyorum çünkü McNamara için ABD’nin Milli Savunma Bakanı olmakla Ford Motor Company’nin başında bulunmak arasında pek büyük bir ayrıcalık yoktu. Dev şirketlerden, hükütlerin üst katlarına geçiş yapan finpols çoktur. Aynı şekilde Nelson Aldrich Rockefeller de canı çektiği için New York Valisi oluvermiştir. Oysa, Vali oluncaya dek Nelson’un yönetimcilik deneyi hiç olmamıştı.

Yarı-politik devlet yapısı görünümünde olan süper-şirketlerin ve bunların başlarında bulunan kimselerin gerçek güçleri daha çok karmaşıktır. Bu tür şirketlerin başlıca yöneticileri durumunda bulunan kimseler nice devlet adamından daha çok yetkilerle donanmışlardır. Ayrıca bunların yönettikleri servet tutarlarıysa Devlet başkanlarına bile zor nasip olur cinstendir. Örneğin, AT & T’nin 1964 yılı geliri, Amerika’nın küçük boy 30 eyaletinin toplam gelirine eşitti.  Daha Amerikan senatosunda hiçbir senatör bu çapta bir kurumun başında bulunamamıştır. Desmond Smith’in belirttiğine göre vergiler çıkarıldıktan sonra AT & T’nin Bell System’inin net geliri, yaklaşık olarak İsveç’in bir yıllık milli gelirine eşittir. Bu dev kuruluşa kendi dengi birkaç tane daha eklenirse dünyadaki birçok ülkenin milli gelirleri toplamına varılır. Amerika’nın gayri safi milli hasılasının ve elbette ki milli gelirinin de büyük çoğunluğu bu şirketlerindir. Hani insan utanmasa Amerika Birleşik Şirketleri diyecek. Hem şirketleri çıkarırsanız Amerika’dan geriye ne kalır ki?

AT & T kesinlikle dev bir olaydır. Bir ahtapot ya da süper-ahtapottur. Fakat irilik bakımından kendisinden aşağı kalmayan başka şirketler de vardır. Kollarını ABD içinde ve dışında diledikleri gibi gezdikmekte olan bu şirketlerden bazıları şunlardır: General Motors, Ford Motor Company, Standard Oil Company of New Jersey, Socony Mobil Oil, U. S. Steel, Bank of America, Chase Manhattan Bank, First National City Bank, Manufacturers Hanover Bank, büyük Hayat Sigortası Şirketleri (Metropolitan, Prıdential, Equitable, New York and John Hancock), General Electric, Great Atlantic & Pacific Tea, E.I. du Pont de Nemours and Company Sears, International Business Machines, International Harvester Company, International Telephone and Telegraph Corporation, Roebuck ve diğerleri.

Bu dev şirketlerin tümü de tarihteki anlamıyla ticaret yapmamaktadırlar. Daha çok hükümetlere, ya da hiç değilse bakanlıklara benzemektedirler. Yani sözün kısası bunlar Finpolities’dirler. Bunların ister bilinçli, ister bilinçsizce, ister dolaylı ister dolaysız olarak, resmi hükümetlere etkileri akıl almayacak kadar büyüktür. Çünkü bu kuruluşlar gene kendilerine bağlı yan kuruluşları aracılığıyla hükümet yetkilileriyle danışma toplantılarına girmekte ve neleri yapıp neleri yapamayacaklarını duyurmaktadırlar. Eğer istekleri gerçekleşezse finpolities’de desteğini çekivermektedir. Buna göre, şirketlerin istediği yarı-resmi hükümet bildirisi (quasi-decretal) değil de nedir?

David T. Bazelon, The Paper Economy adlı kitabında büyük şirketlerin başlarında bulunanları şöyle tanımlamıştı: ’’Şirketin en üst kademesinde bulunanlar organizatörlüğün kristalleşmiş otoriteleridirler. Gerçek politikacılarla aralarında hiçbir ayrıcalık yoktur, denilebilir.’’

Taç, Soylular ve Kilise

Orta Çağın Avrupasını inceleyen tarihçiler hikayelerini genellikle üç ana direkten oluşturmaktadırlar: Taç (Krallık), Soylular Sınıfı ve Kilise. Çünkü o günlerin egemen sınıfları bunlardır. Taç, soylular sınıfından türemiş olan bir ailenin bireyleri arasında el değiştirirken bunlara aynı zamanda sonsuz olanaklar da sağlamaktaydı. Tek olmaktaki rakibi kendisini Tanrı’nın yeryüzündeki tek temsilcisi ilan etmiş olan Papa’ydı. Geçen yıllarla birlikte Taç, asillere ve papa’ya (kiliseye) karşı kendini güçlü kılabilmek için halkın milliyetçi duygularını kendi safına çekebilmeyi başarmış ve bu iki sınıf üzerinde kesin denebilecek bir egemenlik oluşturmuştu. Milliyetçilikle donanmış hükümetler aracılığıyla bu egemenlik biçimi uzun yıllar başarıyla sürdürülmüştür. Bu durumun sonuçlarıysa I. ve II. Dünya Savaşlardır.

Taç, Soylular ve Kilise üçlü-bağlacını günümüz Amerikası için temel örnek olarak alabiliriz. Günümüz Amerikasın’daki merkezi hükümetler Orta Çağ sonu hükümdarlarına (Taç’a) benzemektedirler. Bunun karşısında huzursuz soylular yani finpols ve Corp-pols (dev şirketlerin üst yöneticileri) bulunmaktadır. Bu sınıfın insanları Taç’ı daima kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak amacı ve eylemi içerisindedirler. Günümüz Amerikasında bu adamlar sanayi kralları ve dev-güçlere sahip olmuş iş adamlardırlar. Orta Çağ içinde Taç, Soylular ve Kilise üçlüsü durmaksızın birbirleriyle çekişmişlerdir, fakat işi kanlı-bıçaklı olmaya vardırmamaya daima gayret göstermişlerdir. Kendi aralarında entrikalarla dolu soğuk savaşlar vermek daha çok işlerine gelmiştir. Ne var ki, Taç durmaksızın el değiştiriken öteki iki sınıf daima bir bütün içinde kalmıştır.

Günümüzde Taç, Sanayi-Baronlarını korurken, Orta Çağda per contra (buna karşılık), bileği en güçlü olan Baron Taç’ı eline geçirmekteydi. Orta Çağ’da Taç, kendine tek rakip olarak Baron kesimini görmekteyd. Günümüzdeyse Baron kesimi, kendi istekleri doğrultusunda Taç’ı ve onun önerdiği pseudo-democratic (sözde-demokratik) hükümet biçimlerinin koruyucuları durumundadırlar.

Finpolities ve hükümetler bir başka açıdan bakıldığında özdeş görünmektedirler. Savaş-Sanayii diye bilinen özel girişimcilik, Hükümetler’in ve ülkelerin güvenliğini ellerinde tutmaktadır. Savaş ekonomisine dayalı olarak ekonomik rahatlamalar umulan bir savaş-refahı devleti düşüncesi bu kesimin insanları tarafından yerleştirilmiştir. Bu nedenle Savunma Dairesi diye bilinen Hükümet Dairelerinin, gerçekte büyük şirketlerin yönetim kurulu salonu’ndan hiçbir ayrıcalıkları yoktur.

Hükümetin yüksek kademedeki sorumluları karşısında Finpol’lerin tümü eşittir. Her biri bir ülkenin başbakanı gibi konuşur ve davranır. AT & T’nin, General Motors’un, Ford Motor Company’nin Başkanları ile Amerika Birleşik Devletleri Başkanı arasında, karşılıklı bir görüşme teatisinde bulunduğu zamanlarda iki tarafı ilgilendiren meseleler, bir vatandaş-yönetici konuşması içinde değil, bir zirve toplantısı havası içinde sunulur. İki taraf da birbirine son derece politik davranır. Bu görüşmeler daha çok bir Orta Çağ Kralı’nın bileği kuvvetli bir Baron’la konuşmasını andırır.

Bir bütün olarak ele alındığında ABD Başkanlarının finpol takımına daima içtenlikle, davranmış oldukları görülecektir. Hatta Başkanların, bu kurnaz iş adamlarına gıpta etmiş oldukları bile söylenebilir.

ABD Başkanlarıyla en-zenginlerin aralarının bozulduğu bazı dönemler de olmamış değildir. Bilindiği gibi Orta Çağ Kralları da bazı bazı Baronlarla takışmışlardır. Bu çatışmalar genellikle halkın sömürü düzeninden bıkkınlık getirmeye başladığı zamanlara rastlamaktadır. Başkan, tıpkı Kral gibi, ister istemez halkı kayırmak zorundadır. Kendini halka iyi göstermek ve bunun karşılığında da yerini sağlam tutmak gayreti içindedir. Finpols ise yeni tezgahlamaya başladığı bir sömürü düzeninin baltalanmasına karşı çıkmakta ve Başkan’dan bu haksız duruma bir çare bulmasını istemektedir. Bu çareler daima bulunmaktadır. Çünkü Başkanla en zenginler arasındaki dostane ilişkilerin zedelenmesi sömürü düzeninin yürütülmesinde bazı aksaklıklara, dolayısıyla para ve zaman yitirilmesine neden olacaktır. Oldu da iki taraf arasında bir uzlaşma gerçekleşmedi. O zaman finpols bildiğini okuyacaktır. Yani, kanunu çiğneyecek fakat hem dediğini yapmış olacak, hem de kazancına kazanç katmış olacaktır. Kanunu çiğnediği uzun duruşmalar sonunda saptansa bile, kendisi okka altına gitmeyeceği gibi belli bir miktarda para cezası ödeyerek işin içinden sıyrılacaktır.

Amerika’nın Devlet Reisleri’nden, McKinley, Theodore Roosevelt, Taft, Wilson, Harding, Cooloidge, Hoover ve Eishenhower, halkın patlamaya hazır öfkelerini yatıştırmak uğruna zaman zaman sert çıkışlar yapmak zorunda kalmışlarsa da, bu başkanlar Amerika’nın tarihine finpol takımıyla en iyi geçinen devlet adamları olarak geçmişlerdir. Hatta bu başkanlar arasında en sertiymiş gibi görünen Theodore Roosevelt bile finpols’u ’’zneginliği yaratan güç-kaynakları’’ diye tanımlamıştır.

Amerika’nın tarihinde Başkanlar’la finpols’ün arasının en bozuk olduğu ve bu bozuşmanın da su yüzüne çıktığı tek dönem 1930 yıllarıdır. Bu yıllarda ülke tanımlanamayacak kadar ağır bir bunalıma sürüklenmiş ve varlıklı kesim tarafından yapay olarak yaratılmış olan bu düzen mütiş bir işsizlik sorununu doğurmuştur. Bunlaım yıllarının sürdüğü dönemde finpols işbaşındaki hükümetlerle çatışmış, fakat sonuçta isteğini de yerine getirmiştir.  Bu istek 2. Dünya Savaşıdır. Ancak böyle bir savaş sonunda bulundukları en-zenginler katında rahat-huzur içinde oturabileceklerini hesaplayan finpols, bir dünya savaşının çıkmasını hazırlamış ve sonra da satışlarına başlamıştır. Bu arada çeşitli hükümetlerin kilit bakanlıklarına girmişler ve bu düzeni Eisenhower yönetimi yıllarının sonuna dek gevşetmeden sürdürmüşlerdir. Başkan Eisenhower ise, her fırsatta Amerika’nın yetiştirdiği bu değerli insanlara Kabinesinde göre vermiş olmaktan ne denli mutluluk duyduğunu tekrarlayan bir devlet adamıydı.

Günümüzde kilise’nin yerini Entelektüeller-Aydınlar almış bulunmaktadır. Aydınları, ABD’nin üçüncü kuvveti olarak görüşüme bozulanlar olabilir. Çünkü bu bir yerde aydınların tüm olup bitenler karşısında cılız kaldıkları ve hemen hiçbir şekilde bir direniş gösteremedikleri anlamına gelir. Burada kalkıp da hangi aydınlar görevlerini yerine getirmişlerdir, hangileri getirmemiştir diye liste tutacak değiliz. Şu kadarını söyleyeyim ki Karl Marx da, V. I. Lenin de birer aydındır benim gözümde. Görevlerini yapmış olmaları bakımından Winston Churchill de, Albert Einstein’da, Thomas Jefferson’da, Benjamin Franklin de ve John F. Kennedy’de birer aydındır. Oysa aydınların büyük çoğu vatandaşlık görevlerini yerine getirmek konusunda en tembel davranan insanlardır.

Oysa Toplumdaki gelişmelerin yaratıcıları ve hazırlayıcıları hep aydınlardır. Felsefe, fen ve öğretimcilik görevleri hep aydınların elindedir. Toplumdaki tüm değer tartışmaları aydınlar arasında geçmektedir. Ve hiçbir zaman da kesin sonuçlara gidilememektedir. Oysa, Orta Çağ’ın aydınları olan Papazlar bile kendi çıkarları (Kilise’nin maddi-manevi tüm değerler üzerinde tek egemen olma isteği) uğruna günümüz aydınlarından çok daha etkili uğraşlar ortaya koymuşlardır. Topluma bakarak birtakım yakıştırmalar yapmak ve çelişkilerden yola çıkarak tartışmalar başlatmak aydınların yaptıkları tek iştir. Herhangi bir konu üzerinde birinin dediği öteki tarafından mutlaka yadsınacaktır. Diyelim ki Zenci hakları tartışılıyor; bunu savunanların sayısınca karşı çıkan bulunacaktır.

Aydınlar sınıfının kendi içindeki çelişkilerde boğulmuş bulunduğu bir gerçektir. Aydın bireylerin kişisel güçleri ve yetkinlikleriyle aydınlar sınıfının arasındaki bağlar ya kopuktur ya da pamuk ipliğine bağlıdır. Oysa, aydınlar sınıfı, toplumda sistematik bir şekilde yapılan, ard-düşüncelerin gerçekleştirilmesi planlarına, ayak uydurmuş gitmektedirler. Yani, aydınlar sınıfı, egemen güçler tarafından düşünülerek sistematik biçimlerle topluma uygulanan düzen-biçimleri karşısında kendi çelişkili ve çatışıklı içyapıları nedeniyle kendilerinden beklenilen ağırlığı koyamayarak uyumsuzluğun uyumunu sürdürmektedirler. Hitler, yolunun üstündeki aydınlara bir süre ses çıkarmamış, sonra topunu birden düzenden kovalayıvermiştir. Rusya, uzun bir süre Leninizm’intek yönetim biçimi olduğunda ısrar etti ve aydın sınıfın özgür düşünmesine izin vermedi. Ama aydın sınıf Rusya’da her zaman için ağırlığını duyurdu, hiçbir zaman boğuntulara kapılıp kendi sınıfsal bilincini ve görevini boşlamadı.

Amerikalı zenginlerle Amerikalı aydınların arasının açılması 1929’lara rastlar. Bundan önceki yıllarda 1920’lerde, -o sıralar dünyanın en büyük şirketi olan- General Motors için iyi olan Amerika için de iyidir düşüncesi aydınların dilinden düşmedi. 1929 öncesi dönemde Amerika’nın zenginleşmesini bireylerin zenginleşmesinde sanan aydınlar, zamanla bu düşünceden uzaklaşmışlardır. Bu uzaklaşış bir bakıma da Carnegie, Rockefeller, Westinghouse, Ford, Hartford gibi 19. yüzyıl sonu büyük zenginlerinin Amerikan halkına pek değer vermemiş olmalarından doğmuştur. Birde Edebiyatçılar var tabii. Edebiyatçıların Hümanizm tutkuları onları küçük insanları anlatmaya ve savunmaya itmiştir. 1929 yılı öncesi ve sonrasında egemen güçlere karşı en cesur ve bilinçli direnişler ve protestolar aydınlar sınıfının salt bu kolundan gelmiştir. Teknolojinin ve modern silahların yaygınlaşması, Atom Bombası gibi insanlığı kökünden yok edebilecek silahlarsa bilim adamlarının gözlerini açtırmış. Çünkü kendi ürettikleri/geliştirdikleri silahların denetim ve kullanma yetkisinin Hükümetler aracılığıyla Fimpolities’in elinde bulunduğunu onlar da anlamışlardır. 

Multi-Finpolity Eğilimi

Her ne şekilde düşünülürse düşünülsün, finpolities’in salt dev şirketler olmadıkları görülecektir. Gerçekten de bu kuruluşlar, halkın aklında yer etmiş olan şirket kavramından çok daha başka görüntüler içindedir.

Sokaktaki adam için AT&T telefon işleriyle, General Motors otomobil yapımıyla, Sears, Roebuck merkantil (yapım-satım), Great Atlantic and Pacific Tea toplancılık (bakkaliye) ticaretleriyle uğraşan kuruluşlardır ve bu da gerçektir. Nedir ki, bu kuruluşlar ve başka benzerleri göründüklerinden veya bilindiklerinden çok daha değişik görünümler içindedirler ve her birinin eğilimi ana firmanın orijinini ilgilendirsin veya ilgilendirmesin, kar getireceği umulan tüm ticaret dallarına yatırım yaparak bir an önce en-yayılmış şirket durumuna geçebilmektir.

Şimdi biraz da, kar-getirici her iş koluna yatırım yaparak bunları kendilerine bağlamak eğiliminde olan bu çok çehreli (multifaceted) veya multi-finpolities diye tanımlanabilecek şirketlerin durumlarına bir göz atalım.

İlkin şöyle bir soru açalım: Eğer dev bir şirket alıcılarını (müşterilerini) yani varoluş kaynağını (raison d'etre) yitirirse ne olur? Örneğin otomobilin çıkmasıyla birlikte at arabası imalatçılarının durumu ne olmuştur? Acaba alıcılarını yitirenler ticareti bırakmak zorunda mı kalmışlardır? Bu soruların karşılığı Hayır’dır. Çünkü büyük birikimler bulunduran bu tür kuruluşlar, ana ticari kolun kurumasıyla birlikte yepyeni bir iş koluna yatırımlar yaparak varolmaya devam etmişlerdir. Kısaca söylemek gerekirse dev şirketler, her türlü kalıba dökülen Protean’dan (iki yanlı oynayan) farklı değillerdir.

Amerika Birleşik Devletlerinde bulunan dev kuruluşlardan birini kendimize örnek seçerek bu gelişimi inceleyelim. Seçtiğimiz dev şirket, diyelim ki, International Telephone and Telegraph Corporation olsun. IT & T, dünyanın en büyük 10. sanayi kuruluşudur. 55 ülkede bulunan yatırımlarında çalışan işçi sayısı 195.000’dir. Şirket, elinde bulunan mal değerleri bakımından ise Amerika’nın en büyük kuruluşları arasında 35. sıradadır. Dışarıdan bakıldığında insanda bu kuruluşun sadece telefonculuk işleriyle uğraşan bir şirket olduğu kanısı uyanır. Oysa Wall Street Journal’ın da belirtmeden geçmediği gibi IT & T ’’hiç durmaksızın bir şeyler bulup yutan ve her an için atılmaya hazır bekleyen obur-devleri andıran bir kuruluş’’ görünümündedir.

IT & T’nin kesinkes tam kaç kar-getirici iş koluna yatırım yapmış olduğunu çözebilmek imkansızdır. Bu görünüm içinde IT & T ticari bir şirketten çok bir bankaya benzemektedir. Her yandan para akmakta ve şirketin ne ürettiği ne kazandığından sonra düşünülmektedir. Ve eğer üretim kollarından herhangi biri kar getiremez hale düşerse, üzerinde hiç durulmaksızın derhal yeni bir işkoluna yatırım yapılmaktadır. Ayrıca IT & T’ye bağlı olan kuruluşların hiç biri sanıldıkları gibi bağımsız kuruluşlar olmayıp birer holdingtirler.

IT & T, 1920 yılında Küba ve Puerto Rico’daki telefon ve telgraf şirketlerini yürütmek amacıyla kurulmuştur. Kuruluşundan kısa bir süre sonra hızlı bir gelişim göstermiş ve İspanya, Belçika, Romanya, Avustralya, Latin Amerika, Filipinler ve öteki ülkelere sıçramıştır. Aynı yıllarda birde manufaktür kolu çalıştırmaya başlamıştır.

Fakat gelişen ve değişen dünya koşullarıyla savaşlar IT&T’nin durumunu bir hayli sarsmıştır. Şirket girmiş bulunduğu ülkelerin birçoğundan geri çekilmeye zorlanmıştır. II. Dünya savaşından sonra IT&T milletlerarası piyasada yeniden boy göstermiş ve bu kez tam anlamıyla bir yaygın holding şirketi olabilmeyi başarmıştır. Şirketin başkanının Wall Street Journal’a verdiği demeçlere göre, IT&T’nin bir başka şirketi bünyesine alması için iki koşul aranmaktadır. ’’Birincisi, alınması düşünülen şirketin gelişim hızının IT&T’den yüksek olması. İkincisi de, çok odalı bir şirket olmasıdır – ki gelişen sanayi ile birlikte kendi de durmaksızın gelişebilsin.’’

IT&T’nin şu günlerde sahibi bulunduğu veya işletmekte olduğu şirketlerden başlıcaları şunlardır: Aetna Finance Company; American Universal Life Insurance Company (sigorta); Hamilton Management Corporation and Hamilton Funds, Inc. (işletmecilik); Avis, Inc. (kiralık oto); Kellogg Credit Company(faizle kredi veren kuruluş); Mackey Telegraph and Cable System (telgraf); Coolerator Company; Kellogg Switchboard and Supply (elektrik aygıtları); Kuthe Laboratories, Inc.; Federal Caribe, Inc.; Airmatic Systems Corp.; Haves Furnace Manufacturing and Supply; Royal Electric Corp.; Virgin Adaları telefon santralleri ve işletmeciliği; L. C. Miller Co.; Jennings Radio Manufacturing; American Cable and Radio; Alpina Buromaschinen-Werke and Edward Winkler Apparatebauof Germany (büro malzemeleri); bir çok Fin, Fransız, İsviçre ve İngiliz şirketi; NationalComputer Products (elektronik beyin); General Controls Co. ve diğerleri. Ayrıca Avrupa ve Latin Amerika’da elektrik sahasında çalışan ve üretim yapan daha birçok irili ufaklı şirketin de sahibi ya da işletmecisi durumundadır. Ana yatırım konusu olan Elktrik’le uzuk-yakın hiç ilişkisi olmayan öteki ticari yatırımlarının sayısı da birhayli kalabalıktır. Yani IT&T günümüzde, kredi-sigorta-yatırım-elektrik cihazları-milletlerarası muharebe-nakliyat-kimya-elektronik beyin-işletmeci-genel hizmetler şirketidir. Aklınıza nasıl geliyorsa öyle tanımlayın IT&T’yi, çünkü aklınıza ne geliyorsa IT&T o işi yapmaya başlamıştır bile.

Şimdi okurların arasından, ’’ama IT&T de istisnadır’’ diyenler çıkabilir. IT&T, kendi başına Protean Finpolity’nin bir örneğidir. AT&T’nin ondan aşağı olduğu sanılmasın.

General Motors yurt içinde ve dışında otomobil yapmakla ünlenmiş bir şirkettir. Fakat aynı şirketin dev dizel lokomotifleri, sanayi malzemeleri, birçok ev eşyası ile elektronik-mekanik sahada neler gerekliyse tümünü de üretmektedir. İsterse uçak, milletlerarası füzeler, denizaltılar veya feza gemileri bile yapabilir. Burada bilinmesi gereken şudur: General Motors bir işi yapmıyorsa bunu sadece canı istemediği için yapmıyordur. Ev eşyaları üretimi konusunda Ford Motor Company’de öncekinden aşağı durumda değildir. Kendi ana ticaret kolu olan otomobil’in yanı sıra Ford Motor, elektronik cihazlar ve TV’de üretmektedir. Bu nedenle her iki şirkette çok-çehreli devlet-yapıları görünümleri içindedirler. IT&T ile aralarında hiçbir ayrıcalık yoktur.

Çeşitlemeyi en iyi uygulamış olan şirketlerden biri de W. R. Grace and Company’dir. Büyük şirketler listesinde 85. durumunda olan kuruluş Latin Amerika’ya gemicilik (Grace Lines) yapmakla başlamış, fakat yakın zamanlarda yatırım çeşitlemelerini kimya, sun’i gübre, bankerlik, Latin Amerikan fabrikasyonlar, ithalat-ihracat ve petrolcülük kollarına kaydırarak gittikçe gelişmiştir. Bir zamanların bankeri-armatör’ü şimdi satış kazançlarının %65’ini ve vergi öncesi kazançlarının da %66’sını kimya endüstrisinden sağlar durumdadır. Tıpkı IT&T’ye olduğu gibi W. R. Grace Company’e de ne iş yaptığı sorulursa, alınacak karşılık bir hayli uzun olacaktır.

Sears, Roebuck ve Great Atlantic, Pacific Tea şirketleri halk arasında merkantil firmalar olarak bilinmektedirler. Oysa bu kuruluşlar kendi başlarına sayısız manüfaktür ve finansiyel girişimlerin sahiplerdirler. A, P, bir çok yatırımlarına bakıldığında geniş bir bakkaliye şirketi görünümünün izlenimini verecektir. Oysa bu kuruluş aynı zamanda kozmetik, ilaç, madeni eşya ve giyim sanayinin belli başlı birkaç dalında (önlük, eldiven vb) ticaret yapmaktadır. Sears, Reabuck ve öteki benzeri kuruluşları giderek dünyanın en büyük manüfaktür ve merkantil kuruluşları olmak yolundadırlar. Her iki kuruluş da dev nakliyatçılardır. Bu şirketlerin belli başlı yatırım kollarından biri de sigortacılıktır.

Ya Du Pont Company’ye ne demeli? Akla ilk gelen Du Pont’un ünlü bir kimya kombinasyonu olduğudur. Oysa Du Pont aynı zamanda dev bir sentetik tekstil, boya ve patlayıcılar üretimcisidir. İsterse nükleer yatırımlar bile yapabilir –ki 2. dünya savaşı sırasında karşılık almadan bunu da yapmıştır- isterse kentler kurabilir. Bilindiği gibi dev petrol şirketleri aynı zamanda tanker (gemi) işletmeciliği, pipiline ve kimya yan-ürünleri üreticilikleri de yapmaktadırlar. Kimya Sanayinde ise, petrolcülerin yaptıklarına benzer yatırımlar da hız kazanmış ve neredeyse kimyacılar petrolcüleri geçecek duruma gelmişlerdir. Örneğin, Tennessee Gas Transmission’u ele alalım. Ne iş yapar bu şirket diye sorulursa, sokaktaki adam, elbette doğal gaz dağıtıcısı diyecektir. Oysa şirket kimya, petrol ve suni gübre üretimi dallarında da neredeyse en-büyük şirketlerin arasında yer alacak durumdadır.

Günümüzün dev şirketleri arasındaki ortak eğilim bir iş kolunda tek ad olmaktansa, birbirinin zıddı durumunda olan bir çok iş kolunda birden ticaret yapmak şeklindedir. Örneğin, Columbia Broadcasting (yayıncılık), New York Yankees beyzbol takımını kendine bağlamıştır. Aynı şekilde IT & T’de American Broadcasting’i kendi üzerine geçirmiştir. Radio Corporation ve dengi gibi elektronik firmaları da büyük yayınevleri kurmuşlardır.

Dışarıdan bakıldığında salt telefon şirketiymiş gibi duran AT&T ise, çeşitli elektronik cihaz üretimi yapan Western Electric’in %98’ine sahiptir. AT&T bu kanaldan ülkedeki telefonların %85’ini işletir durumdadır. AT&T aynı zamanda büyük araştırma laboratuarlarının da sahibidir ve elektronik’deki birçok patentin satıcısıdır. AT&T’nin elektronik beyin araştırmaları da bulunmaktadır.

Bütün bir yayılma hareketlerinden yansıyan: Kazanç yatırımlarının içte bırakılmasıdır. Her ödenti ek bir vergiyi de beraberinde getirmektedir; oysa elde tutulan yatırımların kazançlarına vergi konulmamaktadır. Bunlar tıpkı bankalarda kendi kendilerine çoğalan paralara benzemektedirler. Hisse sahiplerinin ek vergi kaybını önleyen bu düzen, aynı zamanda şirketlerin de kendilerine bağlı şirketler aracılığıyla yayılmalarını sağlamaktadır. Bu yayılma düşüncesinin kaçınılmaz sonucu olarak da Amerikan şirketleri yurt dışına taşmışlar ve birçok ülkeye – Fransa, Belçika, Almanya, İsviçre, Japonya ve her yere- giderek buralardaki şirketleri kendilerine bağlamışlardır. 2. Dünya savaşından bu yana Amerikan şirketleri yurt dışında tam 40 milyar dolarlık mal-sahipliklerine girmişlerdir. Yani, Amerikan şirketleri için artık salt gelir beklemek devri geçmiştir. Bunlar gelir kaynaklarına doğrudan doğruya sahip bulunmayı diğerine tercih etmişlerdir.

Buraya dek verilen yayılmış-şirketler örnekleri az rastlanılan türden değillerdir. İstendikten sonra bu örneklerin sayısını arttırabilmek mümkündür. Diğeceğim odur ki, ABD’deki şirketlerin hemen hepsi, kendi ana ticaret kollarının dışında daha birçok ticari kaynağı kendilerine bağlamış durumdadırlar. Kapamacılığa dayanan bu tür ticaretinse ABD’de varlığı durmaksızın tekrarlanan özgür rekabet eşitliği ruhuyla ne denli bağdaştığı ortadadır.

İş kollarının ne denli parsellenmiş olduğunu gösteren bir örnek daha verelim: Orjinali Ohio Match Company olan Hunt Foods, Industries Inc., gıda maddeleri dışında şu iş kollarında da en güçlü biçimde ticaret yapmaktadır: Kerestecilik, camcılık, alüminyum, gayrimenkul ticareti, kimya maddeleri, cam ve metal konteynırcılık, boya, vernik, duvar kağıdı, döşemelik malzeme.

Bir örenk daha verelim: Missisipi River Fuel Corporation, Amerika’nın en uyanık birkaç firmasından biri olan bu şirket başlangıçta Loisiana ile St. Luis arasında doğal gaz nakliyatçılığı yapmaktaydı. Daha sonra bu şirket kendisiyle stok değişimleri yapacak olan ilk şirketi olan Missisipi River Corporation’u kurmuştur. Bu şirket şimdilerde Missisipi Transmission şirketinin %94.2’sine sahip bulunmaktadır. Şirket ayrıca sayısız çimento fabrikasının %100, dev Missouri Pacific Railroad’ın A tertip stoklarının da %58’inin sahibidir.

İşletmeci şirketler holding şirketler haline geçerken, holding şirketlerin bir bölümü de genel yatırım şirketleri haline sıçramaktadırlar. Bu tür şirketlere en güzel örneklerden biri Adams Express Company’dir. 1914’e dek para-havaleciliği yağan şirket, daha sonra ticaretini American Express’e satmış ve kendisi de yatırım tröstü haline dönüşmüştür. Bir yatırım tröstü ile bir Heterogeneous (gayri mütecanis, ayrı cinslerden oluşmuş) holding şirket arasındaki başlıca yarıcalık, ikincisinin denetimci durumunda olduğu şirketlerde %100’e varan yatırımları elinde bulundurmasıdır. Yatırım tröstleri ise, şirketlerle fractional (kesri) ortaklıklar içindedirler ve şirketlerin işletmeciliğine katılmamaktadırlar. Bu görüntüleri içinde yatırım-tröstleri tam rantiye’dirler.

Herhalde bir süre sonra ticari adlarıyla yaptıkları ticaret konusunda benzerlik olan firmaları görmek imkansız olacaktır.

Bu yayılma oyunlarının incelenmesinde ortaya çıkmış bulunan sonuçlardan bazıları, 1955 yılında Federal Ticaret Komisyonunca şu şekilde saptanmıştı: Herhangi bir yeni kapasitenin oluşturulması (inşası) varolan kapasitenin çoğalmasına ve rekabetçiliğin hız kazanmasına yol açar; oysa, kapasitenin satın alınması halinde hem varolan kapasitenin çoğalması hem de rakiplerden birinin safdışı bırakılmış olması sağlanır.

Şirket kendisi için yeni olan üretim çeşitlemelerine girmek üzereyse ve bu üretim öteki firmalar tarafından da yapılmaktaysa, şirketin rekabetçilerini ortadan kaldırabilmesi için alacağı kararlar daha bir önem kazanmaktadır…

Herhangi bir üretim kolunda çalışan bir şirketin satışa çıkarılmasının başlıca nedenlerinden biri, yayılma yapabileceği finans-kaynaklarını yaratamamış oluşudur. Bu durumdaki şirketler fırsatçılığın doruğunda olan zenginlik-kaynakları bol şirketler tarafından olabilecek en ucuz karşılıklarla bağlanmaktadırlar.

Elde bulunan artık nakitlerin bir başka etkenlik şekli de, şirketin kendi yapacağı yatırımlara ayırdığı paraya dokunmadan başka bir şirketin hisse senetlerine yatırım yapabilmesidir. Bu yatırım ileride şirkete, ortağı durumuna geldiği şirkete sahip olabilme veya üretiminden yararlanma üstünlüğünü getirmektedir.

İç gelir kanunu hükümlerinin birçok provizasyonuna göre vergi tasarruflarında bulunabilmek mümkündür. Buna göre, bireylerin veya şirketlerin anamal kazançlarına uygulanan vergilerle, ilgililerin işletilen karlarına uygulanan vergiler arasında birincinin lehine olan bir düşüklük oranı bulunmaktadır.

Federal Ticaret Komisyonu’nun açıkça belirttiğine göre: ’’ekonomik güçler ve saikler kendiliğinden tüm ticari muhakematın dayandığı malsahipliği ya da özgür bir ekonomik düzen içinde alım-satım yapabilme temel ilkelerinden pek farlı kavramlar değillerdir. Bu güçlerin giderek yaygınlaşmalarını sağlayacak olan operasyonlar, üçüncü şahıslara veya kuruluşlara karşıt etkiler yaratırken ülkenin politik ve kanuni yapısında da birtakım karışıklıklara yol açabilecek mahiyettedir’’.

Düşsel bir örnek yaratarak bu durumun gerçek anlamının ne olduğunu belirtmeye çalışalım: Süper-Cosmos Corporation’ın tamamına sahip olan bir adam bu şirketi aracılığıyla kazancını hep içeride tutmakta ve şahsi gelir vergisinden sıyrılmaktadır. Vergiden muaf olan bu parasıyla adam, kademeli bir şekilde irili ufaklı tüm diğer şirketleri satın alacak ve bunlara da aynı işi yaptırarak (kazançlarını içeride tutturarak) başka şirketleri aldırmaya bakacaktır. Bu böyle sürüp gittikçe de adam zenginleşecektir. Fakat eğer Super Cosmos Corporation bu adama kazancını temettü şeklinde ödeyecek olsa, binecek olan ağır vergiler sonucu adam, nerede kaldı zenginleşmek, elindekileri bile yitirebilecektir. Ortada böyle bir tehlike bulunmadığı için, adamın giderek ülkedeki hemen her şeye; ayakkabı boyacısının sandığından, fıstıkçının tezgahına varıncaya dek, hemen herşeye sahip olabilmesi mümkündür.

Tek bir adamın ülkede ne var ne yok herşeye sahip olabilmesi elbetteki gerçeğe uymaz. Fakat gerçeğin ta kendisi olan bir durum vardır, bu da, ülkedeki belli birtakım kapitalistlerin bir araya gelerek ya da kendi başlarına yukarıda sözünü ettiğimiz türden şirketler kurarak ülke ekonomisini tümüyle ellerine geçirmeye bakmakta olduklarıdır. Büyükler arasında tipik şirketler görünümünü alan bu şirketler arasındaki yoğunlaşmalar ise giderek hız kazanmaktadır.

İyi ama diyeceksiniz, antitröst kanunları yok mu? Bu durmaksızın gelişen dev finpolities’i önleyemezler mi?

Antitröst kanunlarının olaulara girişleri emirlere değil, izinlere bağlıdır. Antitröst kanunlarının tek hedefi ülkedeki özgür rekabetçiliği korumaktır. Buna göre, örneğin aynı iş kollarındaki iki şirketten biri ötekini herneşekilde olursa olsun yok etmeye ya da kendisine bağlamaya çalışırsa antitröst kanunları buna engel olmaya yetkilidir. Ayrıca kendisini ilgilendirmeyen birbaşka iş kolunda etkili bir ortaklık içinde bulunan firmalardan – Du Pont’un General Motors’daki ortaklığı gibi- birinin diğerinin zararına işleyecek bir yan kuruluşu işletmeye sokması halinde de antitröst kanunları bu haksız rekabete engel olabilirler.

Görüldüğü gibi, antitröst kanunları sadece ufki (gelecekteki) birleşmeleri önlemek amacındadır. Bu kanunların baskısı altında, diyelim ki, General Motors, bir Ford’u ne kendine bağlayabilir, ne de ticaretten uzak düşürebilir. Fakat antitröst kanunları ufki olmayan başka her türlü birleşmeye engel olabilecek yapıda değildir.

Antitröst kanunlarının önleyemeyecekleri kapamacılık işlemlerinden biri dikey birleşmelerdir. Bu şekil birleşimde manufaktur bir kuruluş, gerisin geri inerek şirketin toprağına ve madenine mütaahhitler bulur ya da perakende piyasasında kendine dağıtımcı ortaklar edinir. Bu durum, aynı iş kolunun dışında bulunan şahıslarla doğrudan olarak gerçekleştirilmediği taktirde kanundışı sayılmaz. Oysa dikey birleşmeye giren şirket rekabeti öldürmemekte, fakat en tehlikeli biçimde kızıştırmaktadır. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak da, ticaret piyasasındaki herkesin aynı birleşime uyması istenecektir.

Birde dairevi birleşimler vardır. Burada da bir şirket, aynı iş kolunda olan ya da olmayan fakat birbirleri için çalışmaya gönüllü şirketleri bir araya getirerek diğerlerini bu sihirli çemberin dışına ittirebilir. İstense bu tür yoğunlaşmacılık yakınlaşmaları antitröst kanunlarının salvo atışlarına tutulabilir, fakat bunun gerçekleşmesi için Beyaz Saray’ın pazularını göstermesi gerekir.

Kapamacılık yoluyla birleşen şirketler karşısında antitröst kanunlarının yetersiz kaldıklarını söylemiştik. Çünkü bu olayda kanunun ihlali açıkça sözkonusu değildir. Bir gemicilik şirketinin bir kimya kuruluşunu eline geçirmesi, bir otomobil-yapım şirketinin bir ev eşyaları-yapım şirketini eline geçirmesi ya da bir telefon şirketinin bir sigorta şirketini yutması antitröst kanunlarının kapsamına girmemektedir. Çünkü ortada aynı şirketin rakibini ortadan kaldırması gibi rekabetçilik ruhunu zedeleyici bir durum yoktur.

Oysa bu kapamacılık olaylarında rekabetçilik ruhu bal gibi de zedelenmektedir. Çünkü likid anamallarla oluşmuş olan pool'lar (firma veya şirketler arasında piyasayı fiilen paylaşan ve her firmanın alacağı payı kesinlikle saptayan anlaşma… Bu anlaşmalarla oluşmuş şirketler topluluğu) birikimlere uğrattıkları karlarıyla ekonomiyi kendi istekleri doğrultusunda yürütmektedirler. Ve kademeli işleyen bir ekonomik baskı düzeni içinde rekabetçi uğraşların para kazanmalarını ve girişimlerini yürütebilme olanaklarını sona erdirmektedirler.

Antitröst kanunlarının içinde bulundukları bu çıkmazı düşündükçe, bu kanunları şakadan başka birşey değillerdir diye niteleyen Yargıç Oliver Wendell Holmes'e hak vermemek elde değildir. Bir yandan birtakım iktisatçılar finansal tekeller oluşturadursunlar öbür yandan da kanunlar birtakım anlamsal kelime oyunları nedeniyle bunlara dokunamasınlar. İleride belki heterojen tröstlerin birleşmeleri de mümkün olacaktır. Antitröst kanunlarınca yasak sayılabilecek hiçbir davranış olmadığı gerekçesiyle bir de bakacağız, U. S. Steel, Great Atlantic, Pacific Tea ile bir Fusion (tekelci kapitalizmin son aşaması olan bu evrede şirketler birbirleriyle kaynaşmaktadırlar Hukuken ve mal-değerler bakımından birbirine bağımlıdırlar. Ancak piyasanın piyasanın tüm egemenliği de kendilerinde bulunmaktadır) kuruvermiş. Daha sonra bu fusion, IT& T- W.R. Grase fusion'u ile birleşivermiş. Bunlar olmayacak gelişmeler değildir. Birleşen firmaların arasında bir üretim rekabeti sözkonusu değildir ki kanunlar ihmal edilmiş olsun (!)

Bütün bu olup bitenler sadece ekonomiyi ve politikayı ilgilendiren olaylar değillerdir. Bu gelişmeler kültürü de en derin şekilde etkilemektedir. Rekabetçi düzende birbirinden bağımsız olmaya alışmış olan iş çevreleri, bu yeni düzende bazı yapısal değişimlere uğrayacaklar ve büyük bir olasılıkla da ayak uyduramayarak eriyip gideceklerdir. Çünkü Amerika'da geçmişin tüccarı, günümüzün iş adamı için bağımsızlık sözcüğü kendi ticari egemenliğine kavuşmuş olmak anlamında kullanılmaktadır. Küçük bir dükkan sahibi bile kendine göre bir bağımsızlık düşüncesine sahiptir ve en kısa şekliyle; kimselere müdahele etmeden geçinip gitmek çizgisindedir. 

Oysa bağımsızlık sözcüğünün Şirket-Devleti düzenindeki anlamıyla totaliter-komünist veya faşist dikta rejimlerindeki anlamları arasında işleyiş yönünden hiçbir ayrıcalık kalmayacaktır. Hatta Finpols bile Heterojen bir toplum karşısında gerçek düşüncelerini açıklamaktan çekinecekler veya daha gerçeği korkacaklardır. Öyle ya, bu güne kadar daha dev şirketlerden birinin başında bulunanların, diyelim ki doğum kontrolü, okullarda din eğitimi, sosyal haklar ve benzerleri konularında gerçek düşüncelerini açıkladıkları hiç duyulmuşmudur? Duyulmamıştır. Çünkü bu adamlar oyunları gizli oynamakta ve gerçek düşüncelerini çevrelerine bile sezdirmemektedirler. Bunların denetimleri altında bulunan yayın-dünyası ise, en küçük bir açık vermekten korkarak ucuz kahramanlar ve budalalar yaratmak peşinde koşmaktadır. Kısaca şirketlerin philistinism'i (kültüre önem vermemek ve aşağılamak) ülkedeki hemen herşeyi kaplamak yolundadır.

Şirketler adlı ahtapotun kollarından birinde bulunan bir patron acaba kendisine yöneltilen sorulara vereceği karşılıklarda gerçeğe ne boy yaklaşabilirdi? Örneğin Süper-Cosmos Corporation'ın orta-dereceli şeflerinden biri, diyelim ki, ilerici eğitim anlayışıyla ilgili bir soruda gerçek düşüncesinin kaçta kaçını açıklayabilir? Bu adam, vereceği cevapta son derece temkinli olmak zorundadır. Çünkü, bu eğitimden yana olanlarla, olmayanları kızdırmaması gerektiğini bilmektedir. Bu nedenle de soruya sudan bir karşılık vermekle yetinecektir. Tersi olduğu taktirde kamuoyunda bir dalgalanma yaratacak ve her an için şirketi aleyhine dönüşebilecek bir olaya sebebiyet verecektir. Ya şirket leyhine bir boykot başlayacak, ya da şirkete karşı genel bir hoşnutsuzluk yayılacaktır. Bunlardan hiçbirinin gerçekleşmediği düşünülse bile bu kez de verilen karşılığı beğenmemiş olan patronlar yakasına yapıaşacaklar ve bırak şimdi eğitimi öğretimi de işine bak sen diyeceklerdir. 

Finpolities'de çlışanların tümü için bu durum gerçektir. Kendilerine yöneltilen toplumsal sorulara ucuz karşılıklar vermek zorundadırlar. Çünkü Amerikan toplumunda herkes şirketlerden hoşnut olmak gereğini duymaktadır. Toplumlar bu yönde şartlandırılmış oldukları için, beğenilmeyen cevaplara bozguncu olma karşılığı yağıştırılacaktır. Oysa, gelişen ve değişen dünyanın kendi koşulları şirketler düzenine karşı her geçen gün artan güçlükler öne sürmektedir. 

Bir zamanlar bağımsız tüccarlar ve avukatlar toplumsal sorunlar üzerine görüşlerini açıklamışlardı da işin sonu gelmek bilmemişti. Finpols beğenmediği karşılıklara kendi isteği doğrultusunda cevaplar yapıştırmış, konuşanları konuştuklarına pişman ettirmişti. Pubpols ise böyle durumlarda ''yaşa ve yaşat, ''kimsenin işine burnunu sokma, kendi işine bak'' gibi sloganlarla finpols'a en küçük eleştirelere bile karşı çıkacaktır. 

Amerikan toplumundan alınan bu kesite bakıldığında insanın sanki bir totaliter yönetim altında yaşadığı sanılır. Gri spor giysiler içindeki organizasyon mensupları salt kendi ticari düzenleri içinde değil, politika da ve akademi düzenleri içinde de kendine özgü müzminleşmiş görünümlerini yerleştirme yolundadırlar. Bağımsız düşünce bunların ve bunların denetimleri altında bulunan kesimlerin gözlerinde giderek; çatlak, bozguncu, ajitatör ve manyak gibi sözcüklerle tanımlanır olmaktadır. Bağımsız düşünce ne zaman kendini ortaya koymaya kalksa ''ülkeyi batırmak mı istiyorsunuz? şamatalarıyla boğazlanmaktadır. ''Sizin yaptıklarınıza düşman ekmeğine yağ sürmek denir. Biraz vatansever olun. Mr. Kodoman'ın dört dörtlük izinden şaşmayın'' 

Amerikan toplumunda bu düzenin savunuculuğu, beyinleri duşa tutulmuş olan mass media (iletişim araçları) tarafından gerçekleştirilmektedir. İşte, Vietnam, İşte Domuzlar körfezi çıkartması, işte Watts. Kargaşa bile endemik bir görünüm almıştır-tıpkı zneci gettolarındaki gibi.

Amerikan toplumunda günaha girmenin yeni şekli şirketler düzenine karşı çıkmaktır. Çünkü velinimet durumundaki bu şirketlerin sömürü düzenlerine karşı çıkıldıkça işler yavaşlayacak ve işsizlik artacaktır. Böyle olunca da anne-babalar ümitsizliğe kapılacaklar, çocuklar aç yatıp kalkacaklar ve paranın değeri düşecektir. Ayaklanmalar başlayacak, intihar olaylarında görülmedik artışlar kaydedilecektir. Görülebileceği gibi, Amerikan toplumunda herşey finpolities'in biraz daha uzun ömürlü olabilmesi yönünde tezgahlanmıştır. Bu nedenle de ''kapa çeneni'' Amerikan toplumunda milli özdeyiş haline gelmiştir.

Kaynaklar ve Notlar:

Ferdinand Lundberg, The Rich and The Super-Rich

David T. Bazelon, The Paper Economy

Desmond Smith, AT & T: The Folsky Octopus, The Nation, 1966 3 Ocak

Wall Street Journal, 28 Ekim 1965: 1-6

Federal Trade Commission, Report on Corporate Mergers and Acquizations. 1955.

 

 

Yorum yaz