Şehir ve Tüccarlar Kulüpleri II. Bölüm

Cumhuriyetçi Kulüp üyesi Clarence Douglas Dillon (1909-2003)

ABD'deki Özel Kulüplere Kimler Girebilir?

WASP’ların (Beyaz Anglo-Sakson Protestan) egemen olduğu ABD’deki özel kulüplerin iç-yapılarını incelenirken bir şey dikkatleri çekmektedir. Bu; yahudi olduklarını açıklamakta sakınca görmeyenlerin ve keskin yahudi oldukları bilinenlerin The Links ve Knickerbocker gibi önde gelen kulüplere yakın bir zamana kadar hiçbir şekilde üye olamamalarıdır. Bu durum kulüpçüler tarafından da kanıtlanmıştır.

Keskin yahudi (outright Jews) terimini biraz açalım: Buna göre, çeşitli yahudi olmayan ailelerle karışmış olmalarına rağmen kendi ailesel yahudiliklerini daima ön planda tutanlar anlaşılmalıdır. Örneğin ünlü Belin’ler ve Belmont’lar The Links ve Knickerbocker’a girememişlerdir. Oysa bu kulüplere üye olabilecek kadar servetleri bulunmaktadır. Bunlar gibi yahudiliklerini hemen her fırsatta ortaya süren Rosenwald’lar, Warburg’lar, Lehman’lar, Baruch’lar, Schiff’ler, Kuhn’ler, Loeb’ler, Gimbel’ler Guggenheim’lar ve dengi benzerleri de bu külüplere alınmamışlardır. Oysa saydıklarımızın tümü de çok zengin ailelerdir, fakat kulüplerin genel politikaları gereği üye olamamışlardır. Hitlervari bu tutumu en güzel tanımlayan Profesör Batzell olmuştur: ’’Kulüplerde Yahudilere karşı centilmence bir yahudi düşmanlığı yürütülmektedir.’’

Ancak bazı özel durumlarda yahudilik sorun olmaktan çıkmaktadır. Bunun bir örneğide Dougles Dillon’dur. Dillon, Sam Lapowski adlı Polonyalı bir yahudinin torunudur. Buna rağmen Douglas Dillon, Kinickerbocker’de ve Links’de üyedir. Dillon’un bu kulüplere üye olabilmesinin tek nedeni Devlet’in işlev çarkı içinde finpols’ü temsil etmiş oluşudur.

Yahudiliklerini gerekli gereksiz açıklamayanlar bu kulüplere girebilmektedirler. Bu duruma iki örnek verelim: Meyer Kastenbaum ve ünlü yatırım bankası Goldman Sachs’dan Sidney Weinberg… Bu iki Yahudi, tüm hayatlarını Yahudi olmayanların arasında geçirmişler, kendi ırklarında, hiç değilse görünüşte, uzak kalmışlardır. Weinberg, Yahudi olmayanlar tarafından yönetilen dev Ford Foundation’un vergi işlerinde çalışmış ve kurumu vergi yönünden bir hayli hafifletici buluşların önderi olmuştur.  

Orta-çaplı kulüplerde yahudiler bulunmaktadırlar. Örneğin The Century Associations’da ünlü Warburg’lardan ikisi bulunmaktadır. Ayrıca The Manhattan Club’da kentin eskilerinden olan bazı zengin yahudiler, İtalyanlar ve İrlandalılar üyedir.

Ferdinand Lundberg kulüplerde yahudilere karşı yapılan ayrımcılık konusunda The Rich and The Super-Rich adlı kitabında şunları yazmıştı:

"Bazı iyimserlik taraftarı gözlemcilere göreyse, durum giderek değişimlere uğramakta ve değer olan herkes özel durumları göz önüne alınmaksızın kulüplere üye edilmektedirler. New York, Filadelfia ve Boston gibi bazı büyük kentlerde Yahudilere karşı ayrımcılık sona ermektedir. Union Club, Universty Club ve Union League gibi kulüpler ayrımcılığa son vermiş durumdadırlar. Ayrıca, Atlanta’da, Dallas’da ve Denver’da aynı düşünceyle hareket eden kulüpler oluşmaktadır.

1960 yılında ülkedeki 28 Universty Club’dan sadece ikisinde yahudi üyeler bulunmaktaydı. İki yıl sonra ilk kez New York City Universty Club Yahudi üye kaydına başlamıştır. Bu gelişim ülkedeki başka kulüplere de sıçramış bulunmaktaydı. 1965 yılında 7 Universty Club Yahudi üye kaydına başlamış, biri hazırlıklara girişmiş, beşi de konuyu inceleme kurullarına getirmiş durumdadır. Böylelikle ırk ayrımı durumunda bulunan kulüplerden vazgeçenlerin sayısı beş yıl içinde iki’den on üç’e yükselmiştir.’’

Amerikan Kulüplerinde yahudilere karşı ayrımcılık güdülmesi 1870’den sonra başlamıştır. Bunun başlatıcıları da kendilerini kuruculardan yana kabul etmiş olan 19. yüzyılın sanayicilerdir. Bunların arasında John Davison Rockefeller, Andrew Carniege, Henry Clay Frick, Henry Ford ve ’’zenginliğe batmış’’ diğer sanayiciler sayılabilir.

Profesör Baltzel, Yahudilere karşı olan bu tutumun temelinde ’’Protestan değerler’’in bulunduğu inancındadır. Kanımca bu düşüncede post hoc (Latince; iki şeyin sadece zaman içindeki ilişkilerine bakarak, sonra gelenin önce gelen sebebiyle oluştuğu kanıtlanmaya çalışılır. Bu da batıl iktikatın doğmasına yol açmaktadır) bir keramet yanılgısı vardır. Bu düşüncede bence gerçek olan Protestan değerlerin Protestanlar üzerinde sınanmasıdır. Fakat Martin Luther’in, John Calvin’in veya Sören Kierkegaard’ın yazıtları bunlar için, kaçık şaklabanlar tarafından yazılmış palavralardır. Son sanayi gelişiminin yetiştirdiği kulüp üyeleri anti-semitik (yahudi alehtarlığı) kökenlidirler. Bu adamlar hem Protestandırlar hem de genel eğilimleri ve kültürleri bakımından beğenmedikleri Avrupalı mültecilerden daha az bağnaz değillerdir. Bu insanlar hem yoksulluktan yetişmişlerdir, hem de gecikmeli eğitim görmüşlerdir. Bence Yahudiliğe karşı çıkışın kökeninde bu geç-öğrenimcilik ve yoksul yetişmişliğin bileşkesindeki Protestan bağnazlık yatmaktadır. Burada dikkate alınması gereken bir husus da Avrupalı göçmenlerin içlerine işlemiş olan uzun (geleneksel) anti-semitik dinsel öğreti sürecidir.

ABD’nin kuruluşundan çok sonralara dek, şurada burada Avrupa virüslü anti-semitizm görülmüş olsa bile Yahudilik saygıdeğer bir öğreti olarak kabullenilmekteydi. Yahudiler Kutsal Kitabın çileli-saygıdeğer evlatları olarak biliniyorlar ve çevrelerinde ilgi uyandırıyorlardı. Amerikadaki Protestan kolejlerinde 18. yüzyılda ve 19. yüzyılın başlarında eski yunanca ve Latincenin yanı sıra İbranice öğrenmek zorunluluğu da vardı. Bunun temel gerekçesi olarak da İsa’nın Yahudice konuşmuşluğu ve New Testament’in (Yeni Ahit) İbranice yazılmışlığı gösterilmekteydi. Ayrıca ülkenin kuruluş yıllarında Yahudi babalarının kurucu Protestanlara yardımcı oldukları ve federatif düzende görev almışlıkları da sevgi saygı kökeninin temel unsurları arasındaydı.

Amerika’da Yahudilere karşı çıkışları ilk başlatanlar ilk sanayi elitiydi. Bunlar eski aristokrasiyi ve onun toplumsal erdemlerini değiştirmekten yola çıkmışlar ve yeni düşünce yöntemlerini benimsemiş olan kendi elitelerini kurmuşlardı. Bu dönemde ülkedeki egemenlik Protestanlıktan Para’ya geçmiştir. Kutsal Haç’ın veya Kutsal Bayrağın yerini Borsa’nın Kutsal Tahvilatı almıştır.

Yahudilerin özel kulüplerden uzak tutulmaları bu dönemde başlamış ve gelişmiştir. Ekonomik gelişimin getirdiği yeni erdem anlayışı, Yahudilerin yerleştirmek gayretkeşliğinde bulunmuş oldukları kardeşlik düşüncesini silmiştir. Yahudilerle ABD’nin yeni zenginleri arasında gerek kültürel gerek se moral değerleri bakımından bir uçurum oluşmuştur. Yahudi ırkının Amerika’daki bu yeni yeri F. Scott Fitzgerald’ın ve John O’Hara’nın romanlarından izlenebilir.

Bir de Zenciler var. Zenciler yeni yeni de olsa Amerika’daki ekonomik düzene bir ucundan girmeye başarmışlardır. Gittikçe zenginleşen ve büyük şirketde en üst yönetici olan zencilerin sayısı günümüzde giderek artmaktadır. Acaba onların yakın bir zamana kadar ki durumları nasıldı?

Lundberg bu konuda şunları söylüyordu: ’Zencilerin de yahudiler gibi kulüplere girebilmeleri önlenmiştir denilemez. Çünkü zenciler için böyle bir şey söz konusu değildir; Amerikan toplumu içinde zenciler hiç adam yerine konmamışlardır ki kulüplere girebilmeleri önlenmiş olsun. Tarihin acı bir oyunu olarak, bu ırk kendini beyazlara eşit görebilmenin hakkını çok yakın zamana kadar hiç ele geçirememiştir.

Zencilerin kulüplere giremeyişlerinin temel nedeni ikinci dereceden insan sayılmalardır. Ancak buna bir de, Amerikan toplumu içinde hiçbir zaman mal-mülk sahibi olamamışlıklarını katmak gerekir. Gerçekten de zenciler, 250 yıldır ekonomik bakımdan ezilmiş ve sömürülmüşlerdir. Ve elbette hiçbirine babasından mal-mülk kalmamıştır.

Ancak son yıllarda zenciler’de ekonomik bakımdan bir uyanma başlamıştır. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak, zenciler kendi içlerinde bir elite oluşturacaklardır. Ve birgün gelecek, Amerikan toplumu milyoner zencileri selamlamak zorunda kalacaktır. Paralarını tutmasını bilen bazı zencilern milyonerliğe sıçramaları bazı poltik-ekonomik grupların işine gelmektedir. Kaldı ki, zenciler spor ve eğlence dünyasında yavaş yavaş tüm egemeneliği ellerine geçirmek üzeredirler.

Amerikan toplumu içinde Zenciler, Porto rikolular ve Yahudiler toplam nüfus’un %15’ini oluşturmaktadırlar. Bu insanlar ABD’nin kalantor kulüplerinden uzak kalmış durumdadırlar. Nüfus’un geri kalan bölümüyse kulüplere girebilecek durumdadır; elbette yeterli parayı, soyluluğu ve politik-ekonomik ağırlığı bulabilirse.’’

Kulüplere kimler girebilir kimler giremez, konusu tartışma götürür. Çünlü nede olsa bunlar özel kulüplerdir ve üyelerini seçmekte özgürdürler. Ancak bu kulüpler salt sosyal kulüpler değillerdir. Buralarda ülkenin yönetimi ve ekonomisiyle ilgili hayati kararlar alınmaktadır. Çünkü günümüzde, Amerika’nın özel kulüpleri egemen güçlerin tüm ağırlıklarıyla çöreklenmiş oldukları merkezlerdir.

Sosyal kulüp olarak bilinen kulüplerden bazıları vergi muafiyetleri konusunda, mahkeme kararı nedeniyle bu niteliklerinden vazgeçmişler ve tam anlamıyla birer ticari kulüp olduklarını kabullenmişlerdir. New York’ta ki Merchants Club bunlardan biridir. Pitssburg’un ünlü kulübü Duquesne için de aynı durum söz konusudur.

Kulüplerin iç-yapılarını incelerken birde ünlü Duquesne Club’a göz atalım. Gerçi her kulübün iç yapısı kendine göredir, fakat sözünü ettiğimiz kulübün içine girildiğinde nasıl bir manzarayla karşılaşıldığı az-çok diğerleri hakkında da bilgi verecektir.

’’Duquesne’nin binasından içeri girip yuları katlara çıkmaya başladınız mı başınız egemen güçlerin strosferine girmektedir.’’ Diye başlıyor Osborn Eliot. ’’İkinci katta en azından beş büyük yemek salonu bulunmaktadır. Bunlardan biri en büyüktür ve salonlar hergün aynı kimseler tarafından doldurulmaktadır. Kimlerin hangi masaya oturacakları bellidir. En büyük salonda masaların sıralanışı şöyledir: Karşıda Gulf Oil’cilerin masası yer almaktadır ve şirketin başkanı David Proctor bu masada, kapıyı görebilecek şekilde oturmayı sevmektedir. Sağ köşede Koppers’cilerin masası bulunmaktadır. Şirketin en yüksek yöneticileri bu masa çevresinde toplanmaktadırlar. Bunun yanında U.S. Steel’in masası vardır. Bu masada şirketin başkan yardımcıları (vıce presidents) hep bir arada yemek yemektedirler. Yandaki küçük salonda Pittsburgh Coke and Chemical’ın başkanı (president), reisi (Chairman) ve başkan yardımcıları (vice presidents), diğer bir salonda da Pittsburgh Plate Glass mensupları oturmaktadır. Alcoa’nın yönetim kurulu başkanı Roy Hunt, aynı salonun bir başka köşesinde yemek yerken karşı köşede Jack Heinz’ın masası bulunmaktadır.’’

’’Duquesne Club’un yemek salonlarında hergün milyonluk yatırımlar kararlaştırılmakta, programlar başlatılmakta ve yatırımlar yapılmaktadır. Kulübün mensupları birbirleriyle fikir alış-verişinde bulunmakta, sonra da işi parasal değerlerin alış-verişine getirmektedirler. Yeni prosedürler buralarda doğmakta, yeni ticari birleşmeler buralarda başlamaktadır. Duquesne’nin öğle yemeklerinde Amerika’nın ekonomisi hergün yeni bir olaya gebe kalmaktadır.’’

Bu durumun en güzel örneğini Profesör Baltzell’in ağzından verelim. ’’Amerika’nın yetiştirdiği en büyük finansal emperyalist John Pierpont Morgan’dır. Kendisi 19 kulübün üyesiydi. Morgan’ın düşlerine giren bir yatırım 2 Aralık 1900 yılında, New York’un Universty Club’ında verilen bir özel yemekte çerçekleşmişti. Morgan o gece Andrew Carnegie’nin adamı olan Charles M. Schwab ile ülkenin en büyük çelik tröstünün anlaşmasını ve yatırım planlarını yapmıştı. Elbette ki, Mr. Schwap bu özel yemeğin şeref konuğuydu.’’

Kaynaklar ve Notlar 

Ferdinand Lundberg, The Rich and The Super Rich 

E. Digby Baltzell, American Business Aristicracy ve The Protestant Establishment: Aristicracy and Caste in America

Yorum yaz