×
ARAP DÜNYASI

ANALİZ

Sansür: Katliam ve Soykırımların Tamamlayıcı Bileşeni!

Sansür, daima katliam ve soykırımlarla birlikte gelen kaçınılmaz bir tamamlayıcı bileşen olmuştur. Bugün İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği kitlesel katliamlar da gazeteci, akademisyen, sanatçı ve mesleki profesyonellere yönelik sansürlerle tamamlanmaktadır.
GEÇTİĞİMİZ şubat ayında, BBC'nin en iyi haber programı olan Newsnight'ta, yazar ve gazeteci Howard Eric Jacobson, kanalın Gazze'deki Filistinlilerin çektiği acılara ilişkin çok fazla görüntü yayımlamasından şikâyet etti. Jacobson, Filistinlilerin çektiği acıları bu şekilde yayımlayarak BBC'nin "taraf tuttuğunu" ve "yaşananları seyretmek acı verici olsa da tüm bunların belli başlı nedenleri olduğunu" vurguladı.

Bu ifadeler, benzer düşüncelerin ilk kez dile getirilişi değil. Nitekim birkaç hafta önce, LinkedIn'de, site üzerinde "çok fazla İsrail/Filistin gönderisi" olup olmadığı ve bu durumun değişmesinin gerekli olup olmadığına dair bir tartışma yaşandı. Birçok kişi, bunun değişmesi gerektiğini belirterek Filistinlilerin açlıktan öldüğü, bombalandığı ve enkaz altında kaldığı hakkında artık konuşulmaması gerektiği yönünde görüş bildirdi.

Jacobson gibi insanların bir yandan Gazze'de yaşanan büyük acıları kabul ederken, diğer yandan da dünyanın yaşananlar hakkında daha az şey duymasını istemeleri tuhaf gelebilir. Ne var ki bu, hiç de şaşırtıcı değil. Sansür, daima soykırım ile gelen kaçınılmaz bir tamamlayıcı olmuştur.

Gazze'de devam eden soykırım seviyesindeki katlimla birlikte, dünyayı harekete geçirmek isteyenleri susturma çabaları da çeşitli biçimlerde görülmeye başladı.

İsrail'in soykırım düzeyindeki katliamları haber yapmak üzere Gazze'ye girmek isteyen yabancı gazetecilere izin vermemesi ve kendi halkına yapılanları dünyaya göstermek için canlarını tehlikeye atan Filistinli gazetecileri hedef alan saldırıları hakkında çok şey yazıldı çizildi. Yine de Filistin topraklarından binlerce kilometre uzakta olan gazeteciler bile soykırım düzeyindeki katliam hakkında bir şeyler söyleme cesaretini gösterdikleri için cezalandırıldılar.

Geçtiğimiz aralık ayında Avustralyalı yayın kuruluşu ABC,  "İsrail'in Gazze'de açlığı bir savaş silahı olarak kullandığını" iddia eden İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün (HRW) bir gönderisini kendi hesabından paylaştığı için Sunucu Antoinette Lattouf'u işten çıkardı. İşin tuhafı, ABC, Birleşmiş Milletler tarafından da dile getirilen HRW'nin iddiasını haberlere taşımıştı. Bir televizyon kanalında muhabir olarak çalışan ilk Arap-Avustralyalı kadın olan Lattouf, ABC'nin İsrail yanlısı grupların baskısına boyun eğmesinden korktuğunu dile getiriyor. Nitekim bu gruplar, işe alındığı ilk günden bu yana Filistinlilerin haklarını desteklemesi ve İsrail'i eleştirmesi nedeniyle kendisini "Yahudi düşmanlığı ve taraf tutmak" ile suçluyor. Ayrıca Lattouf, haksız yere işten çıkarıldığı gerekçesiyle kanala dava açtı.

Filistin'de soykırım düzeyinde bir katliam yaşanırken, Filistinlilerle dayanışma içerisinde olmaya çalışan dünyanın dört bir yanındaki öğretmen ve akademisyenler de susturulmaya devam ediyor. Hatta İsrailli bir öğretmen, İsrail ordusunun faaliyetlerini eleştirdiği için kovuldu, tutuklandı ve ardından hapse gönderildi. Meir Baruchin'in tek "suçu" Hamas'ın İsrail'e saldırısından bir gün sonra Facebook hesabından yaptığı şu paylaşımdı: "Gazze'den korkunç görüntüler geliyor. Aileler yok ediliyor... Dün yaşananlar nedeniyle yapılanların haklı olduğunu düşünen herkes, beni arkadaş listesinden çıkarsın. Bu deliliği durdurmak için herkesin mümkün olan tüm adımları atmasını istiyorum. Savaşı şimdi durdurun! Sonra değil; şimdi!!!"

Bu ayın başlarında da Kudüs İbrani Üniversitesi, İsrail'in Gazze'de yürüttüğü savaşı ve genel olarak Siyonizm'i eleştirdiği için İsrail vatandaşı bir Filistinli olan Hukuk Profesörü Nadera Shalhoub-Kevorkian'ı açığa aldı.

Öğretmen ve akademisyenlerin susturulması İsrail ile sınırlı kalmadı. Kasım ayında, ABD'deki Arizona Üniversitesi (UA), Yardımcı Doçent Rebecca Lopez ve Toplum İrtibat Görevlisi Rebecca Zapien'i dersliklerinde İsrail'in Gazze'ye yönelik savaşına ilişkin bir tartışma başlattıkları için "geçici olarak görevden aldı". İsrail yanlısı gruplar, söz konusu derslerin "taraflı, Yahudi karşıtı ve terörizmi destekleyici" olduğunu iddia etti. Los Angeles'taki bir devlet okulunda görev yapan iki öğretmen de "Filistin'deki soykırım" üzerine verdikleri bir dersle ilgili olarak sosyal medya hesaplarında paylaşım yaptıktan sonra izne çıkarıldı.

İsrail'deki ve İsrail'in Gazze'ye yönelik savaşını destekleyen ülkelerdeki siyasetçiler ve devlet memurları da bu tür sansürlere maruz kalmaktan uzak değiller elbet. 

Ocak ayında, Ofer Cassif (solcu Hadash-Ta'al Partisi'nden, İsrail Knesset üyesi), BM Soykırım Sözleşmesi uyarınca İsrail'e karşı açılan davada Güney Afrika'nın yanında olacağını açıkladı. Cassif’in bu kararına bir karşılık olarak 120 İsrail parlamenterinin 85'i kendisini "vatana ihanet" ile suçladı ve Knesset'ten ihraç edilmesi için bir dilekçe imzaladı.

Dünyanın diğer ucunda, Kanada'da, Ontario Eyalet Parlamentosu üyesi Sarah Jama, Hamas'ın ekim ayında İsrail'e düzenlediği saldırının hemen ardından şu çağrıyı yapmıştı: “Gazze'de derhâl ateşkes ilan edilmeli; İsrail işgale ve ırkçılığa son vermelidir.” Fakat bu çağrısı nedeniyle Jama, Ontario Başbakanı Doug Ford'un kendisi için istifa talebinde bulunmasından sonra özür dilemek zorunda kaldı.

Evanston'da (Illinois/ABD) görev yapan kurumsal performans ve eşitlikten sorumlu bir yönetici olan Liam Bird de sosyal medyada Gazze'de yaşayan Filistinliler hakkında sempatisini dile getirdikten sonra işinden oldu. Ardından Liam Bird, ocak ayında, eski işverenine karşı bir dava açtı. Davada, şehirdeki üst düzey yetkililerin, kasım ayında, Gazze'de ateşkes çağrısında bulunan bir karar teklifi üzerinden Bird'e yönelik kamuoyu öfkesini "dikkatlice planladıkları" iddia ediliyor.

İsrail'in Gazze'de gerçekleştirdiği soykırım düzeyindeki katliama karşı sesini yükselten herkesi sansürleme ve sindirme çabaları, her ne kadar üzücü olsa da hiçbir şekilde şaşırtıcı değil. Nitekim tarihe bakıldığında, eleştirel seslerin benzer şekilde susturulmasının, en az bir asırdan beri kitlesel zulümler ve en kötüsü soykırım için elverişli bir ortam oluşturulmasına katkı sağladığı görülüyor. 

Örneğin, Slobodan Milosevic'in Yugoslavya Federal Cumhuriyeti'nde, Sırpların bölgedeki Arnavutlara, Boşnaklara ve Hırvatlara karşı işlediği zulümlere karşı ses çıkarmaya cesaret eden, hatta doğal olarak bu zulümlerden bahseden tüm bağımsız yayınları, televizyon ve radyo kanallarını bastırmak ve sansürlemek için çeşitli yollara başvuruldu. 1998'de ise beş bağımsız gazete editörü, yayınlarında Kosova'da öldürülen Arnavutlardan "terörist" yerine "halk" olarak bahsettikleri için "yanlış bilgi yaymakla suçlandı".

İşin sonunda NATO, yaşanan zulümlere son vermek için Kosava'ya müdahale etme tehdidini dile getirdiğinde, Sırp hükûmeti, tüm muhalif sesleri susturma kararlılığını iki katına çıkardı. Milosevic koalisyonunun bir üyesi şunu söyledi: "NATO uçaklarının hepsini ele geçirme imkânımız olmasa da -çeşitli Helsinki komiteleri ve Quisling grupları gibi- erişebildiklerimizi ele geçirebiliriz." Ayrıca "yabancı propagandanın bir parçası olduğu kanıtlananların... [devlet yetkililerinden] iyi bir şey beklememeleri gerektiğini" de sözlerine ekledi.

Çin yetkilileri, baştan sona sansürün karanlık yüzünün sirayet ettiği Bosna soykırımından yirmi yıl sonra, Sincan Uygur Özerk Bölgesi'ndeki Uygurları ve diğer Türki Müslümanları hedef alan "Şiddet İçeren Terörizme Karşı Sert Saldırı" başlıklı bir "mücadele" başlattı. HRW'nin de alıntısını yaptığı Çinli bir yetkiliye göre, özerk bölgedeki Müslüman azınlıklara yönelik mücadelenin amacı "soylarını ve köklerini kırmak, bağlantılarını koparmak ve kökenlerini kazımak"tı. İnsan hakları örgütleri, söz konusu "operasyonun" başlangıcından bu yana, bir milyon Türki Müslüman'ın "siyasi eğitim" kamplarına, gözaltı merkezlerine ve hapishanelere gönderildiğini tahmin ediyor.

Bu bölgede yaşanan vahşete de sansürün eşlik ettiğini görüyoruz. Yetkililer, aylarca bölgedeki internet bağlantılarını kesti; Uygur web sayfa kurucularını, yazarlarını ve editörlerini "bölücülük, devlet sırlarını sızdırmak ve yasa dışı gösteri düzenlemek veya devlet güvenliğini tehlikeye atmak" gibi suçlardan hapse attı. Ayrıca bölgeyi, uç düzeyde bir sosyal medya gözetimine tabi tutarak tüm sosyal medya yorumlarının yaklaşık %25'ini sildirdi. Ayrıca ülkenin başka yerlerinde de Uygur yanlısı söylemlerin önüne geçti.

Sansürün uygulanması ve ifade özgürlüğünün bastırılması, Nazi soykırımının tipik özelliklerindendi ki bunlara, Yahudi edebiyatının yasaklanması ve "ahlaki yenilenme" arayışının bir parçası olarak "Alman olmayan" şeklinde sınıflandırılan "istenmeyen kitapların" sistematik olarak yakılması da dâhil edilmişti.

Naziler, iktidara gelmeleriyle Almanya'daki tüm muhalif gazeteleri ya kapattı ya da kontrolü altına aldı. Gazetede, radyoda ve bültenlerde Nazi Partisi, partinin Yahudilere karşı politikaları ve genel olarak savaş çabaları hakkında çıkan her haberi sonuna kadar kontrol etti. Almanların yabancı radyoları dinlemesi yasaklandı. Ayrıca dünyanın geri kalanıyla, ülke ve savaş girişimleri hakkında yalnızca çok sınırlı ve sansürlenmiş bilginin paylaşılmasına müsaade edildi. Parti, bununla da sınırlı kalmadı. Dünyanın çeşitli cephelerindeki Alman askerlerinin ailelerine ne yazdıklarını bile kontrol etti. Tüm bu yoğun sansürün bir sonucu olarak ise uluslararası toplumun büyük çoğunluğu, Nazi zulmünün gerçek boyutlarını ve Alman kontrolündeki Yahudilerin acılarını II. Dünya Savaşı sona erene kadar öğrenemedi. 

Bugün ise Gazze'de başka bir soykırım düzeyinde kitlesel katliama tanıklık ediyoruz ve sansür, yine başrolde. Fakat kameralı telefon ve sosyal medya hesaplarının bu derece yaygın olduğu bir çağda, kitlesel katliamı gerçekleştiren ve buna yardımcı olanların, Filistinlilerin kendi gerçekliğini paylaşmalarını ve dünyanın dört bir yanındaki insanların Filistinlileri desteklemek için seslerini yükseltmelerini engellemelerinin de pek mümkün olmadığı görülmüş durumda.

Bu sebeple Gazze’de yaşananlara karşı duyarlılık gösteren gazetecileri, akademisyenleri, siyasetçileri ve aktivistleri susturup sansürlemek için amansız bir çaba sarf ediliyor: Gazze'den yürek burkan görüntülerin ekranlarımıza taşınmasını engelleme çabaları...

İşte tam da bu nedenle, “Filistin”i ve “Filistinlileri” her yere, her makaleye, her sanat eserine ve her tartışmaya dâhil etmek hepimizin ortak sorumluluğu. Yaşanan kitlesel katliamı ve soykırımı durdurmak için tek şansımız tarihten ders çıkarmak ve Filistin’den söz etmeye devam etmektir.


Bu yazı, Al Jazeera’de 20 Mart 2024 tarihinde “Censorship is a crucial complement of genocide” başlığıyla yayımlanmıştır. Çeviri yapılırken yazının belirli kısımlarında editoryal düzenleme yapılmıştır.